Ben neden yazıyorum? Sorunun kendisinden de anlaşılacağı üzere devam eden bir eylemin etken gücünü arıyor. Bunu yaparken de bu eylemi ne kadar süredir devam ettiriyor olduğu ile ilgili hiçbir bilgi paylaşmıyor. Sanırım bazıları gibi, bu soru da “sonuç odaklı” bir soru. Sonuca giden yollardaki yaşanmışlıklar, edinimler ve dahası pek önemli değil gibi. Belki de bu yazının okuyucusu da “sonuç odaklı” diye sınıflandırdığımız bireylerden biridir. Belki içten içe kendi çıkarımlarını doğrulamak adına, veya kendisine pragmatik bir fayda sağlaması amacıyla okuyordur. Bir şeyleri öğrenmek, anlamak ve bundan hızlıca bir çıkarım yapmak için yolu düşmüştür buraya. Fazla beklemeden söyleyeyim, burası böyle bir yer değil, buranın amacı bu değil, ben de bu sebeple yazıyor olma eylemini sürdürmüyorum. Bu demek olmuyor ki ben de pragmatik duygularla kendimi gün içinde sık sık bir yerlerde ararken bulmuyor değilim. Herkes gibi ben de her geçen yıl kendimi daha çok bu çemberde dönerken buluyorum. Ha bu arada, çemberde dönmeyi hobi olarak yapıyorum ben. Düzenli olarak haftanın belirli günleri hep aynı rotada veya yuvarlak bir pistte koşuyorum. Çoğu zaman saatlerce. Sıkılmıyor muyum? Doğrusu hayatlarımızdaki o pragmatik edinim çemberinin nasıl farkında olmuyorsak, ben de öyle farkında olmuyorum. Bazen aklıma geliyor ve neden sıkılmıyorum diye düşünüyorum. Sonra aklıma birçok salınım geliyor. Onlardan birini veya birkaçını kendime cevap olarak belirleyip kolaya kaçıyorum. Doğrusu ruh halim oldukça belirleyici oluyor hangi cevabı kendime doğru olarak kabul edeceğim hakkında.

Kafamdaki Mahkeme Salonu

İşte yazmak tüm bu hercümerç içerisinde, bir mahkeme salonu ağırlığı sağlıyor bana. Tabii duruşma esnasından bahsediyorum. Sonrasında hercümercin devam etmeyeceği ile ilgili herhangi bir taahhüt vermiyor. Fakat en azından kafamdaki sesler, fikir ayrılıkları, taraflar, eşit sürede kendini ifade etme şansı buluyor, içlerini döküyor ve kan şekerimi sarsan, nabzımı yükselten duygular sadece bedensel değil zihinsel ve somut bir karşılık buluyor. Aslında her şey bundan ibaret. Kelimeler, diller, kitaplar, şiirler ve dahası.

Neden kelimelere ihtiyaç duyuyoruz mesela? Kelimelerle arası iyi olmayan insanlar neden mağara duvarlarına çizimler yaptılar? Neden aynı toprakları paylaşan insanlar aynı dili kullanıyorlar? Tüm bu soruların cevabı küçük bir araştırma ile verilebiliyor. Benim burada ifade etmek istediğim şey ise kelimelerle ifade edemeyeceğimiz hislerin var olması, kelimelere artık ihtiyaç duymadığımız anlamına gelmiyor. Yazmak ise bana kalırsa kelimelerle olan temas süremizi artıran bir eylem. Yani online içerikleri 2 kat hızlı izleyen bireyler için aslında sürdürdükleri eylemin tam tersine hizmet eden bir eylemdir yazmak. Ben hızlı konuşmaya meyilli bir bireyim, o yüzden yazmak benim için konuşmaktan daha zen bir eylem. Tabii ki el yazımın pek de iyi olmaması, bu eylemi sürdürmemi biraz lekeliyor olsa dahi, düşüncelerimi sentezlediğini düşünüyorum. Beynimin o sıklıkla tercih ettiği shortcutlara danışmadan etraflıca tüm olasılıkları değerlendirmesine, hatta yeni ve benim karar verdiğim kısa yolları oluşturmasına vesile oluyor. Belki de bu yüzden psikoloji alanında çalışan uzmanlar sıklıkla yazmayı tercih ediyorlar.

Her Derse Bir Defter

Benim yazmayı bilinçli bir şekilde tercih etmemin bir sebebi daha var. Bu sebebin hayatımdaki ve kariyerimdeki faydalarını çok uzun bir süre sonra fark ettim.

Üniversite yıllarımda iş hayatına atıldığım için, sınav dönemleri benim için oldukça tatil oluyordu. Çünkü normalde hem katılım zorunluluğu olan derslere katılmam, verilen projeleri tamamlamam hem de iş yerindeki sorumlulukları yerine getirmem gerekiyordu. Tabii ki tüm bunları yapmak, üniversite hayatının getirdiği sosyallik de eklenince bir hayli zor oluyordu. Ben de aynı yoğun temponun sınav haftasında sürmesini engellemek adına sınav hazırlığımı, önceden haftanın birkaç günü, günde sadece 1 saat ayırarak yapmaya karar verdim. Bu hazırlığı sürdürürken de kendime her ders için ayrı küçük defterler alıp, notlarımı, soruları ve cevapları bu defterlere geçirirdim. Ders esnasında genellikle yorgun ve dağınık olduğum için düzenli not alamaz ama eve döndüğümde kafamı deftere gömdüğümde kaybettiğim odağı bulur, o haftaların konularını deftere geçirirdim. Bu eylemi sürdürürken düşüncem şuydu: şu anda bunları not alıyorum ve öğreniyorum, sınav haftası sadece bunlara göz gezdirmek ve dinlenmek için vakit bulacağım.

Fakat sınav haftasına geldiğimde, planladığım eylemler tam olarak gerçekleşmiyordu. Bunun en bariz sebebi ise maalesef kendimin bile okumakta zorlandığı yazımdı. Gerçekten kendi yazımı okumakta zorlanıyor ve kendimi, neden bu kadar çok efor harcadığımı sorgularken buluyordum. Yine de aynı eylemi tekrar gerçekleştirmek konusunda canlı kalmayı başarabilen bir karakter olmamdan dolayı, soruları çözer ve bir iki saatte çalışmayı bırakır, oynamayı beklediğim video oyunlarını oynardım. Sınava girdikten ve çıktıktan sonra da genellikle sınavlarımın iyi geçtiğini hisseder, gerçekten de iyi notlar alırdım. Açık konuşmam gerekirse bu duruma biraz şaşırırdım. Bunun sebebi ise, üniversite hayatım boyunca hiçbir zaman sabahlayacak kadar çalışmamama rağmen dereceyle mezun olmuş olmamdı. Eğer bir şeyden eminsen, o da biyolojik sebeplerden dolayı ekstra bir zekaya sahip olmamamdı. Normal ve sıradan zekaya sahip bir birey olarak kabul ediyorum kendimi. O zamanlar sebebini anlamasam dahi, bu yöntemin çalıştığına bizzat şahit olduğum için bunu sürdürdüm ve üniversite hayatımı bu yöntem ile sonlandırdım.

Yıllar Sonra Anladığım

Asıl öğrenme, yazdığım defterleri tekrar okuduğumda değil, onları yazarken gerçekleşiyordu.

API Dokümanı Bulamadığım Görev

Üniversiteden mezun olup iş hayatına tamamen odaklandığımda eskisi kadar yazmıyordum. Bir bilgisayar mühendisi olarak notlarımı bilgisayar programlarına klavye ile alıp sonrasında bir daha okunmamak üzere bulutta tutuyordum. Tıpkı geri açıp bakmadığım ders notlarımda olduğu gibi. Mühendislik problemlerinden başımı kaldırıp bir ekip kurma görevine terfi edildiğimde ise hiçbir API dokümantasyonu veya eğitim portalı bu konuda bana yardımcı olmadı. Kafamda binlerce şey dönüyordu, ama kaygıların ve korkuların sesi çok daha fazla duyuluyordu. Ben ise her zamanki yöntemime bilinçdışı şekilde yönelmiştim bile. Kitaplar satın alıyor, onları okuyor ve üzerine kendi fikirlerimi inşa ediyordum.

Fikirlerim kağıt ile buluştuğunda, işte tam o an her şey mürekkebin o kılcal borudan geçip kağıtta bıraktığı iz akıcılığında zihnim kıtalanıyordu.

O kağıtta nasıl bir ekip kurmak istediğim net bir şekilde yazıyordu ve aksiyonlarımı planlıyordum. Şu an o ekibin yöneticisi değilim artık ama o ekiple başardıklarımızla gurur duyuyorum. O ekipte yaptığımız ve denediğimiz yöntemin hiçbir yerde denenmediğini düşünüyorum.

Şu an dahil, o zaman da övülen ve parmakla gösterilen o ekibin başarısı sırf ben özel olduğum için değildi. Bunu mütevazılık yaptığım için böyle söylemiyorum, buna emin olabilirsin. Gerçekten öyle olmadığı için söylüyorum. Tüm bunların, yazmanın zihnimde istediğim yöne, olması gerektiği hızda sörf yapmama olanak sağladığı için olduğuna inanıyorum. Yazmadığım zaman, o sörf kısa sürüyor çünkü ilk dalgada devriliyorum. Yazdığım zaman o dalgalardan keyif alarak istediğim istikamete gidebildiğim için olduğuna inanıyorum tüm bu sonuçların.

Naif Bir Protesto

Hâlâ yazmaya devam ediyorum, biyolojik bir organizma olarak kendi ritmimde öğrenmek için, duygularımı bir tohum olarak ekip ondan yeni tohumlar ve meyveler devşirmek için yazarım, bazen ise sadece yazmak için yazarım, sırf iyi hissettirdiği için, koşmak gibi, kaymak gibi. Yaşamak gibi. İşte bu yüzden yazıyorum.

Yazmak, modern zamanın hız ve üretkenlik fetişizmine karşı yapılan en naif protestodur, başkaldırıdır.