Dijital Taylorizm ve Verimlilik Tuzağı

Says Nils Frahm

Bir gün sabah uyandınız, duyduğunuz şey bir alarmın sesi değildi; yanılıyorsunuz. Kuş cıvıltıları, yaprakların arasından süzülen çiğ bir sabah ışığı ve rüzgarın fısıltısı… Merhaba, şu anda on binlerce yıl öncedesiniz. Muhtemelen ilk yapacağınız iş, ateşin akıbetini kontrol etmek; tıpkı hayatta kalabilmek için neredeyse her gün yapmak zorunda olduğunuz gibi. Genellikle olduğu gibi birileri o ateşi sizin yerinize kontrol etmeyecekti, o sizin sorumluluğunuzdu. O esnada havayı koklayıp, acaba gece yaşadığınız bölgeyi hangi hayvanların ziyaret ettiğini içgüdüsel olarak okumaya çalıştınız. Rutin işlerinizi hallettikten sonra, sepetinizi sırtınıza geçirdiniz ve yaz mevsiminin en güzel hediyelerinden olan yaban meyvelerini toplamak için uzun bir yürüyüşe çıktınız. Yolculuk sona erdiğinde, bir sonraki sene dalların tekrar yeşermesine engel olmayacak bir nezaketle meyveleri ayırıp sepetinize yerleştirdiniz. Güneşin gökyüzündeki kavisinden okuyarak dönüş vaktinizi tayin ettiniz. Ateşiniz yanıyor, karnınız tok. Ve o an, varoluşunuzun saf bir noktasında durduğunuz için tarifsiz bir tatmin hissediyorsunuz.

Taylorizm Geçmiş

Günümüzden 500 yıl önce, yine bir sabah uyandınız ve yattığınız yer muhtemelen biraz daha konforluydu. Güneş içeriye biraz daha az giriyor, gerçek anlamda ev diyebileceğimiz korunaklı sayılabilecek kişisel bir alanınız vardı. Sabahın erken saatlerinde gözünü açıyorsunuz. Yolculuk için bir hazırlık yapmanıza gerek yok, bugün ve çoğu gün yaptığınız o “rutin” ama “hayati” işlerinizi çok fazla uzaklaşmadan halledebilirsiniz. Evinizden dışarı adımınızı attınız ve ilk iş olarak hayvanlarınızı ve ektiğiniz tahılların akıbetini kontrol ederek başladınız güne. “Koruma” olarak düşündüğünüz çitlerin sağlığının durumunu, “Korkuluk” olarak kullandığınız korkularınızın gerçek olup olmadığını ekinlerinize göz gezdirerek teyit ettiniz. Şimdi sıra neredeyse her gün yaptığınız, dönemsel olarak değişen harmanlama, dövme, yabani otların temizlenmesi gibi aslında dünyaya hiçbir faydası olmayan, tamamen kendi geçiminizi ve hayati sürdürülebilirliğinizi sağlayan işlerinizi tamamladınız. Yaptığınız işlerin ne kadar sürdürülebilir olduğunu da bilmiyorsunuz, sadece bunu yapmayı biliyorsunuz ve bunu yapıyorsunuz, yapmaya devam ediyorsunuz.

Taylorizm Tarım

Günümüzden 100 yıl önce, başka bir güne gözünüzü açıyorsunuz, ama bu sefer güneş içeriye yeterince girmiyor. Üstelik kendi kendinize de uyanmadınız. Tenekeden yapılmış basit bir mekanizma, rahatsız edici metalik sesler çıkarıyordu. Yataktan bir an önce kalkmanız gerekiyor çünkü yaşam mücadeleniz artık doğanın merhametine değil, endüstrinin çarklarına bağlı. Paltonuzu giyip sokağa adımınızı ilk attığınızda, gözleriniz biraz kamaştı. Bir süre sonra, o devasa gri binaların ve isli bacaların altında, size anlık bir teselli sunacak başka bir griye sığındınız. Cebinizden çıkardığınız bir dal sigarayı yakarken, günün o ilk kısacık “kendinize ait” anını kutladınız. Mesainiz başladı ve yıllardır yapmakta olduğunuz, başkasının size tahsis ettiği bir çeliği hep aynı presle, hep aynı açıyla bükmeye devam ettiniz. İşinize yıllar içinde küçük yenilikler gelse de ustalık kavramı yavaş yavaş ölüyordu. Tüm bunlara rağmen 400 yıl önceye göre daha uzun bir yaşam süresine sahiptiniz, tebrikler. Üretim bandının verimli bir çarkı olarak kalabilmeniz için bu uzun ömür oldukça önemliydi.

Taylorizm Sanayi

İlk Kez Durduğum An

Heyecan verici yeniliklerin akıl almaz bir hıza ulaştığı, LinkedIn ve X kullanıcılarının her sabah “Yeni bir Devrim!” naralarıyla içerik paylaştığı günlerden birinde gözümü açtım. Rahat bir yatak, besin değerleri hesaplanmış bir kahvaltı ve sabahları almayı tercih ettiğim takviyelerim beni bekliyordu. Hazırlıklarımı tamamlarken, büyük teknoloji firmalarının milyar dolarlık hegemonya savaşlarının artık çocukça bir satranç oyununa dönüştüğünü fark edip, arka planda daha sakin hissettiren bir podcast dinlemeyi tercih ettim. Artık mesaiye başlayabilirdim. Her gün uzun yollar tepip bir iş yerine gitmem gerekmiyordu; dijital bir işçi olarak evden çalışıyordum.

Şirketimin bana sunduğu yapay zeka araçlarıyla sabahın ilk saatlerinde dünyadaki güncel gelişmeleri özetletiyor, okunmamış maillerimi tasnifliyor ve günümü optimize edebiliyordum. Çalışmaya başladıktan birkaç saat sonra kendimi tam olarak şu pozisyonda buldum: Bir yapay zeka asistanıyla üzerinde çalıştığım karmaşık bir sistemin beyin fırtınasını yaparken; bir diğeriyle, normalde inşası haftalar sürecek bulut altyapısımimarisini test etmek amacı ile birkaç dakikada hayata geçiriyordum. Aynı anda, arka planda sürekli yapmak zorunda kaldığım yorucu bir dokümantasyonu otomatikleştiren tamamen başka bir ajan geliştiriyordum.

Sanki zihnimle dijital dünya arasındaki tüm sürtünme yüzeyleri erimiş, saf, pürüzsüz ve baş döndürücü bir hızla fikirleri gerçeğe döküyordum. Ama ortada bir gariplik vardı. Manuel süreçlerin bitişi, üretimden aldığım o saf tatmin duygusunu da beraberinde götürmüştü.

Dijital Yanılgı

Sınırsız hızın bize kazandırdığı tek şey, ufka daha hızlı koşup bir türlü varamamanın verdiği o tarifsiz boşluk hissidir.

O an, ani bir farkındalıkla ellerimi klavyeden çektim ve durdum.

O gün, uzun bir aradan sonra ilk defa durmuştum.

Durmadan önce içimde hissettiğim hissi çok iyi hatırlıyorum. Acaba yeterince verimli miyim? Yeni bir şeyleri kaçırıyor muyum? Daha planladığım ama öğrenme fırsatı bulamadığım bir çok şey var ve ben bunlara vakit ayıramıyorum. Bu cümle ve soruların yarattığı hissi metalaştırmam gerekirse, kendimi ufuk çizgisini yakalamaya çalışan bir süvari gibi hissediyordum. Altımdaki at hiç olmadığı kadar kuvvetli, rüzgar arkamdan esiyor, önümdeki yol ise hiç olmadığı hızda bulanıklaşıyordu. Ben ne kadar hızlanırsam hızlanayım, ufuk çizgisi de aynı hızda benden uzaklaşıyor, asla ulaşamıyordum.

Durduğumda aklıma gelen ilk şey, mesleğe başladığım ilk zamanlardı. Freelance olarak Android uygulama geliştirme yapıyordum. Henüz üniversitede öğrenciydim ve kendimi geliştireceğim ve öğreneceğim çok şey var gibi hissediyordum (Hala aynı şekilde hissediyorum). Bir günümün tamamını, bir splash screen (uygulamanın merhaba animasyonu) geliştirmesini istediğim ve hayal ettiğim şekilde yapmak için harcamıştım ve gün sonunda hayal ettiğim animasyonu yakaladığım zaman, hissettiğim şey tatmin, aklıma gelen düşünce ise günümün ne kadar verimli geçtiğiydi. Şu anda aynı işlemi dakikalar içerisinde bir yapay zeka aracı ile yapabilirim ama aynı hissi hissedip, aynı düşüncelere kapılacağımı zannetmiyorum. Tam olarak aklıma gelen şey buydu. Sonrasında ona bazı sorular eşlik etti. Verimlilik ayarlarımız ile oynayan şey nedir? Neden bu kadar değişken, neden verimlilik bizim için bir ufuk çizgisidir? Verimlilik herkes için aynı mıdır?

Peki, daha fazlasını yapma arzumuz nasıl oldu da bizi sadece süreçleri optimize eden bir makineye dönüştürdü? İnsanlığın bu “verimlilik” saplantısının köklerinde ne yatıyordu?

Pro-ducere: İleri Gitmek

Bir kavramın bizim için en derinde ne anlama geldiğinin, o kelimenin tarihiyle kurduğumuz ilişkiyle doğrudan bağlantılı olduğuna inanıyorum. Verimlilik (productivity) kavramının epistemolojisine inecek olursak;

Kelime Kökeni

Verimlilik kelimesi Latincede “pro-ducere” fiiline dayanır. Pro (İleri) ve ducere (Götürmek) kelimelerinden türemiştir. Özünde sadece üretmek değil; bizi değerlerimize, köklerimize ve gerçek amacımıza doğru ileri taşımak anlamına gelir.

Gündelik hayatımızda verimliliğimizi ölçerken ya da yeni nesil verimlilik araçlarını kullanırken asıl hedefimiz, bilinçli veya bilinçsiz olarak, ileri gitmektir. Peki ileri gitmekten kastımız gerçekten nedir? Zaman zaten bizi sürekli ileri bir noktaya taşımıyor mu? Bu devasa yanılgıya cevap bulmadan önce, verimlilik denklemini ilk kez tanımlamaya çalışan zihniyetin amacını anlamamız gerekiyor.

Verimlilik (Productivity) kelimesi ilk defa 1766 yılında, Fransız iktisatçı Francois Quesnay tarafından bir makalede, toprağa ekilen tohum (girdi) ile hasat edilen ürün (çıktı) arasındaki farkı ifade etmek için kullanıldı. En basit haliyle, çıktı ile girdi arasındaki orandı bu; yani IT dünyasının kutsal kasesi olan ROI (Return on Investment) kavramının atası. Tabii ki yıllar içerisinde amaçlarımız ve bizi ileri götüren şeyler şekil değiştirince bizim bu kavramı uyguladığımız alanlar da değişti.

Taylor’un Küreği

1911 yılında Frederick Taylor isimli bir makine mühendisi bir kitap yayınladı. Kitabın ismi “Bilimsel Yönetimin İlkeleri” (The Principles of Scientific Management) idi. Bu kitap basit olarak, her işçinin kendi el yordamı ile yaptığı işi sezgisel buluyor ve buna “Bilgi Kaosu” ismini veriyordu. Bu bilgi kaosunda veriler tamamen ustadan çırağa aktarılıyordu ve her ustanın iş yapış şekli, işi tamamlama süresi gibi değerleri farklıydı. Bu da girdi ve çıktı arasındaki ölçümlemeyi yapmayı zorlaştırıyor, çıktı/girdi oranını öngörülebilir ve maksimize edilebilir tutmak konusunda limitli kalıyordu. Bu kitabın amacı, işçinin sezgisel olarak yaptığı ve ustadan çırağa aktardığı işi, bilimsel yöntem ile değiştirmekti.

Taylor’un en meşhur hikayesi Bethlehem Steel fabrikasında gerçekleştirmiş olduğu kürek deneyidir. Taylor problemi şu şekilde tanıttı: “Bir işçi küreğine ne kadar yük almalı ki gün sonunda en yüksek toplam ağırlığı taşımış olsun?”

Bilimsel yöntem aşama aşama şu şekilde çalıştı:

Gözlem aşaması:

  • İşçiler kendi küreğini getiriyorlardı.
  • Kimisi kürek ile 2 kilo kömür taşırken, kimisi 15 kilo demir cevheri taşıyordu.

Deney Aşaması:

  • Farklı ağırlıklar denendi, çok ağır alırlarsa işçiler çabuk yoruluyordu. Çok hafif alırlarsa ise de çok yürüyüp az iş yapıyorlardı.

Bulgu Aşaması:

  • Matematiksel olarak ideal yükün 21 pound (yaklaşık 9.5 kg) olduğunu buldu.

Uygulama Aşaması:

  • Fabrikaya kürek standardı getirildi. Kömür için ayrı, demir için ayrı kürekler yapıldı ve 500-600 kişilik iş çıktısı 140 kişi ile elde edilmeye başlandı. Verimlilik arttı ve maliyetler düştü.

Taylor bir makine mühendisi olarak, insan makineler yaratmıştı. Doğal olarak işçiler ondan nefret etti, hatta bazı sendikalar aracılığıyla ABD kongresinde ifade vermesine dahi sebebiyet oldu. Kapitalizm tabii ki Taylor’a sahip çıktı.

Takvim yaprakları o günden bu yana hızla devrildi. Bugün daha az kömür gazı soluyor, sağlık sistemlerine daha kolay ulaşıyoruz. Dünyada bu konfora erişen insan sayısı eskiye nazaran elbette daha büyük. Ancak işte tam burada modernitenin o amansız ikiyüzlülüğü, acı bir paradoks olarak yakamıza yapışıyor. Bir yandan makineleşmekten, Taylorist ölçünlemelerden nefes alamamaktan yakınıyoruz; diğer yandan dünyayı tüketmeye, “daha fazlasını” talep etmeye son sürat devam ediyoruz.

Jevons Paradoksu

Bu ikilikçi ayrımın, ekolojik ekonomi biliminde çok özel bir adı var aslında:

Jevons Paradoksu

Bir kaynağın kullanım verimliliği arttığında, birim maliyeti düştüğü için o kaynağın toplam tüketimi (ve o kaynağa olan iştah) beklenen aksine azalmaz; tam tersine artar. (William Stanley Jevons, 1865)

Bunu en basit haliyle teknoloji tarihinden bir örnekle açıklayalım. Telefon parçaları üreten bir fabrikayı düşünün. İlk günlerde limitli, yavaş ve zorlukla 1000 adet telefon üretebildiğimizi varsayalım. Bant sistemini kurduk, işlemleri parçaladık ve üretimi “optimize” ettik. Fabrika artık aynı sayıda işi %30 enerji ve emek harcayarak yapabiliyordu. Mantıken makinelerin bir kısmının kapatılması beklenmez mi? Asla. O fabrikanın ışıkları çok daha geç saatlere kadar yandı. Çünkü amaç az enerji tüketmek değil, aynı enerjiyle 1000 yerine çok daha fazla adetlerde telefon üretmekti.

Bu paradoks bize iki şeyi anlatıyor. Taylorizm üretim verimliliğini arttırdı, doğal olarak üretilen ürün sayısı arttı. Üretilen ürün sayısı arttığı için, bizim imkansızlık dediğimiz ve az sayıda insanın kavuşabildiği olanaklar, ürün sayısının bolluğundan dolayı artık çok sayıda insanın ulaşabildiği bir şeye dönüştü. İkinci olarak ise, insanların yıllık kazanç miktarlarının artması da devletlerin kapitallerini büyütmesi için bir zorunluluk oldu. Bu iki maddenin özeti ise, bunun biz bireylere verilen bir lütuf olmadığı anlamına geliyor, B2C marketinin ise kapital için inanılmaz derecede önemli bir besin kaynağı olduğu anlamına geliyor.

Ufuk Çizgisindeki Süvari ve Yapay Zeka

Taylorizm sadece üretim sahalarında sınırlı kalmadı tabii ki. Uzun yıllardır dijital Taylorizm’in etkisi ile birlikte, beyaz yakalı çalışanlar da OKR, KPI, Timesheet gibi metriklerle değerlendiriliyor, verimlilikleri ölçülüyor ve bunu arttırmak için araçlar veriliyor. AI hem bu araçlardan biri hem de dijital Taylorizm’in bizim verimliliğimizi ölçmesi için kullanılacak araçlardan biri olacağı çok açık.

Yaşadığımız verimlilik kaygıları, AI dönüşümünün getireceği bilinmezliğin yarattığı duygular aslında bizim korkularımızın kabuk bulmuş halleridir diyebiliriz. Korkularımızın temelleri ilkel dürtülerimiz, ama sebepleri de bir o kadar gerçek.

Belki de tüm insanlığımızın “pro-ducere” (ileri götürmek) ile anladığı şey sadece daha fazlasına sahip olmak veya daha hızlı üretmek değil, bizi biz yapan kök değerlerimize doğru ilerlemek olmalıydı. Taylor’un küreği altımızdaki atı süratlendirdi, yapay zeka ise şimdi o teknoloji fırtınasını tamamen arkamıza verdi. Ama asıl trajedi şu: Atımız ne kadar süratlenirse süratlensin, ufuk bizden kaçmaya devam edecek. Biz daha hızlı ürettikçe, yeni ufuk çizgisi her zaman daha uzağa çekilecek.

Oysa on binlerce yıl önce sepetimiz dolduğunda, güneşin kavisinden süzülen o tatlı dinginliğe bakıp doğrudan evlerimize dönüyorduk; şimdi ise evimize dönmek yerine sadece sistemin bize dayattığı “daha büyük bir sepeti” nasıl örebileceğimizin amansız derdindeyiz.


Korkumuz çok daha ilkel, çok daha derinde yatıyor.