Bugün sabah gözlerimi açtığımda, güneşin tekrar etkisini göstermeye başladığı günlere geldiğimizi anladım. Güneş, göz kapaklarımın bütün gece kapalı olmasına rağmen, aradaki küçük boşluklardan veya göz kapaklarının inceliğinden faydalanıp kendini belli ediyor ve “uyan artık” demenin kibar bir yolunu buluyordu. Tabii ki alarm sesinin eşlik etmediği birçok uyanış oldukça keyifli hissettiriyor ve modern hayatlarımızda nadir bulunan bir neşeyi bize hatırlatıyor. Doğanın bu tatlı uyanışını izlerken, kendi içimdeki değişimlerin de farkına varmamak elde değil.

Bahar Koşusu 1

Rutini Bozmak

Son birkaç aydır, koşu ve ben aramızdaki ilişki açısından bir değişiklik yaşamaya başladık. Geçtiğimiz seneyi baz alırsak, hafta sonları da dahil olmak üzere genellikle sabah erkenden uyanırdım. Hızlıca koşu kıyafetlerimi giyer ve belki de henüz bedenim bile tam uyanmadan kendimi dışarı atıp koşmaya başlardım.

Günün erken saatlerinde başlayan koşunun ilk yarım saati, genellikle “Ben neden koşuyorum?” sorusunun iç istişaresi ile başlar. Sonrasında da bu iç hesaplaşmaya, koşu motivasyonumun gerçekten ne olduğuna emin miyim sorusu eklenir. Tabii ki ilgili dönemin mevsim şartları, bu istişarenin şiddetini artırıp azaltabilir. Henüz bu tartışma bir karara bağlanmadan, bacaklar ritmini bulur, zihin rahatlar, “Runner’s High” dediğimiz o mükemmel hissin ilk emareleri ortaya çıkmaya başlar, her seferinde olduğu gibi. Böylece mevsimler mevsimleri takip eder.

Kiasmos - Looped

Eve adım atıp güzel bir duş aldıktan sonra da yaptığınız eylemlerin hemen hemen hepsinden normalde aldığınızdan çok daha fazla keyif alırken bulursunuz kendinizi. Örnek verecek olursam, televizyonun karşısında yan gelip yatmak. Üstelik bu örneği verirken hiç de şaka yapmıyorum. Normalde hafta sonunuzu evde yan gelip yatarak geçirdiğinizde, belirli bir süreden sonra bu durumdan rahatsız olmanız normal karşılanabilir. Özellikle de güneşin bizi sokaklara davet ettiği, ağaçların gölgesinde huzur bulduğumuz havalarda. Fakat koşunuzu yaptıktan, güzel bir duş alıp keyifli bir yemek yedikten sonra televizyon karşısında yan gelip yatmanız, kendinizi bu deneyimin etkisi ile çok güzel hissettirebilir. Buna tabii ki farklı eylemler de eklenebilir.

Nitekim ben bir süredir bu keyifli sabahlardan biraz uzağım. Koşularımı genelde akşam saatlerinde yapıyorum. Üstelik buna hafta sonları da dahil. Koşularımı en erken öğle saatlerinde gerçekleştiriyorum. Ayrıca haftalık koşu hacmimi yaklaşık %30-35 oranında azalttım, hız idmanlarımı çok nadir yapıyor, araziye hiç çıkmıyorum. Tabii ki tüm bunların bir sebebi var ve bu sebep koşudan uzaklaşmak değil; aslında tam tersine, hayatımdaki bambaşka bir büyük maratona ayak uydurmak.

Ortak Enerji Havuzu

Bundan birkaç ay önce, bir iş değişikliği gerçekleştirdim. Bu karar; son 8 yılda kurduğum tüm konfor alanından çıkmam ve ciddi büyüme fırsatları barındıran yeni bir denizde kulaç atmam gerektiği anlamına geliyordu. Bu değişikliğin artık gerçekleşeceğinin netleştiği andan itibaren, hayatımdaki önceliklendirmeleri gözden geçirmem gerektiğinin farkındaydım. Bunun önemli sebeplerinden biri de bu tarz değişikliklerin hem yüksek bir mental enerji hem de fazlaca zaman gerektirmesidir.

Vücudun bedensel ve zihinsel anlamda sunabileceği kaynaklar, biyolojik limitlerimiz doğrultusundadır. İster fiziksel bir efor gerektirmeyen bir iş olsun, ister fiziksel bir efor gerektiren bir iş olsun; harcanan her enerji aynı “ortak enerji kaynağından” eksilir.

Basit bir örnek vererek anlatacağım. Pek çok spor dalında gerçekleşen, sık görülen sakatlıkların önemli sayılacak düzeyde sebeplerinden birisi “Overtrained” olma durumudur. Biriken akut yük ile verilmeye devam eden yeni yük bir araya geldiğinde, vücudun artık gündelik toparlanma reaksiyonu verememesi ve doğal olarak sakatlığa yol açmasıdır. Yani özellikle masa başında çalışan kişilerin aşina olmadığı şekilde fazlaca çalışmak, aslında sağlığınız açısından doğru olmadığı gibi hedeflerinize ulaşmanız noktasında da beklenen etkiyi verememesine sebep olabilir.

Bahar Koşusu 2

Overtraining ve Denge Stratejisi

Tam da bu sebebi öngördüğüm için, koşu ile yeni işime adaptasyonum sürecini elimden geldiğince daha dengeli bir şekilde sürdürmem gerektiğini düşünüyordum.

Bir yanda sıkı beslenme ve antrenman takibi gibi zorlayıcı yarış hazırlıkları vardı. Diğer yanda ise zaten yeterince yorucu olan yeni işe adaptasyon süreci… Bu iki ağır yükü birbirine paralel yürütmenin koşuyla aramdaki ilişkiyi yıpratacağını biliyordum. Bu yüzden daha dengeli, düşük hacimli ve düz koşulara odaklanmak benim temel stratejim haline geldi.

Koşuyu tamamen bu süreçte bırakmanın olası bir enerji bolluğu yaratacağı fikrine de sıcak bakmıyordum. Bunun temel sebebi; koşunun hayatımın hemen her alanında mükemmel etkiler bırakması ve beni genel olarak hayata karşı daha motive eden bir katalizör olmasıydı.

Bu süreçte deneyimlemeyi beklediğim şey, artık hafta sonu uzun arazi antrenmanları ve hıza dayalı idmanların olmamasından dolayı görece daha rahat hissedeceğim bir koşu süreci yaşamaktı. Nitekim başlangıçta böyle oldu. Halihazırda yarış hazırlığından çıktığım için, ilk zamanlarda vücudum azalttığım antrenman hacmini ve antrenman şiddetini keyifle karşılıyor, antrenmanlar hafif gelmeye başlıyordu.

Fakat vücudumu uzun operasyon sürelerine ve hızlı koşulara adapte ettiğim gibi, tersine de adapte edebileceğimi unutmuşum. Bir iki ay sonra, normalde bana oldukça hafif gelmesini beklediğim hacimler yorucu gelmeye başladı. Bunu da adaptasyonun bir parçası olarak kabul ettim. Nitekim sürekli geliştirmeye odaklanmış zihnimin bunu önceden düşünememesini de not ettim. İç dünyam ve bedenim bu yeni ve daha durağan rutine adapte olmaya çalışırken, dışarıdaki dünya ise kendi acımasız rutinine devam ediyordu.

Kısa Bir Ateşkes

Geçen sene antrenman hacmimi artırdığım bütün kış ve bu sene antrenman hacmimi tam tersi yönde azalttığım bütün kış değişmeyen şeylerin başında, çoğunlukla yoğun rüzgar altında antrenman yapmam gerektiği gerçeğiydı. Ne kadar yavaş koşarsam koşayım, o rüzgar hep rahatsız ediciydi.

Yazın bunaltıcı havasında antrenman yapmaktan bunalmadan hemen önce, o rahatsız edici kış şartlarından hemen sonra, yaklaşık bir ila iki ay arasında istediğimiz saatte dışarı çıkıp antrenman yapabileceğimiz bir dönemdeyiz. İşte bu yazıyı kaleme aldığım şu anda, o bahar aylarındayız.

Bahar Koşusu 3

Bu sabah antrenmanımı yaptığımda hissettiğim şey de tam olarak buydu. Rüzgarın yağmurluğumda bıraktığı sesler azalmış, artık onu ıslatan yağmur damlaları değil, saçlarımdan düşen ter damlalarıydı. İşittiğim ses ise beton sahili döven dalgalar değil; kuşların cıvıltısı, insanların sohbetleri ve sokak hayvanlarıydı. Tam bu esnada ne kadar keyifli bir anın içerisinde bulunduğumu fark ettim. Koşmak yeterince keyifli bir deneyim. Ama kışın zorlu şartlarından çıktığınızda, birkaç hafta boyunca koşarken rahatsız edici hislere karşı defansif bir hazırlık ile koşmaya alışıyorsunuz. O yüzden, sabah koşacağınızı bildiğiniz için kalkar kalkmaz aklınıza ilk gelen şey hava durumuna, rüzgarın hızına ve kuvvetine bakmak oluyor.

Tüm bunlar azaldığında ve doğa kendisini bahar ayının merhametine bıraktığında, sanki kısa süreli bir ateşkese giriyor. Çünkü birkaç hafta sonra yaz mevsiminin zorlu şartları başlayacak.

Neyse ki değişmez bir gerçek kendisini tekrardan hatırlatıyor. Her mevsim kendi koşusunu öğretiyor.