Eğer bir toplantının ortasındaysanız, o toplantıya ister evden ister ofisten katılın, bir şekilde küçük “şanssızlıklar” sizi buluyor olabiliyor. Yanlış hatırlamıyorsam, pandemi döneminin sonlarına doğru, ama tamamen izolasyonun bitmediği bu dönemde, bir gün o elimde tutmaktan çok hoşlandığım ve toplantı esnasında not almama yardımcı olan kalem, elimden üstüme, üstümden yere, yerden de masanın altına, benden uzak olan tarafına doğru özgürlüğünü ilan etti. Kameramı kapadım, mikrofonumu sessize aldım, toplantıyı kaçırmamak adına hızlı bir hareket ile eğilip kaleme doğru elimi Michelangelo’nun Adem’in Yaratılışı eserindeki gibi uzatırken, ellerimden boynuma, boynumdan beynimdeki sinir uçlarına kadar uzanan bir anlık ağrı, çok yüksek bir şiddetle “Merhaba” demişti bana.

Roots Li Zemin

Üstelik bu başıma ilk kez gelmemişti.

Hareket alanımı tamamen kısıtlayan, elimde olsa “Tamam, pes!” diye söylenip, direkt mücadeleyi bırakacağım bu ağrı, henüz sürmeye devam ederken bana bunun ilk defa başıma gelmediğini hatırlatıyordu. Bir yandan kendime kızarken, bir yandan toplantının devam ettiğini duyuyor, bir yandan da acı çekmeye devam ediyordum.

Kontrol Yanılgısı ve Yeni Bir Arayış

Bu tarz durumları, evrenin bize verdiği mesajlar olarak görmeye meyilli biriyimdir. Bana kalırsa bir şey sebepsiz yere başımıza gelmez. Bazen sebep bizim görebileceğimizden veya değiştirebileceğimizden büyüktür, bazen ise onu henüz bilmediğimiz için bize kendini apaçık belli etmemektedir. Bu pek de öyle bir durum değil açıkçası. O yüzden, neden bu şanssızlık beni buldu diye kolaya kaçıp evrene sövemez, bu tarz durumların hep beni bulduğuna dair çaresizliğimi ifade edemezdim. Bir bilgisayar mühendisiyim, bilgisayar mühendisi olmadan önceki dönemimde de bilgisayar başında çok fazla zaman harcıyordum, bilgisayar başında olmasam da muhtemelen ya bir kitabın başındaydım, ya da bir sırada oturuyor ders dinliyordum. Üstelik sadece bir defalık ters bir hareket ile benim başıma bu geldi diye işi yine şansa bırakamazdım. Aksiyonsuz gözlem sürecinin çoktan sonuna gelmiş bulunmaktaydım, zaten artık üç veya dört defa başıma gelmişti. Tabii ki herkesin aklına gelebileceği gibi, öncelikle bir doktora gitmek, seçeneklerin arasında ilk elediğim seçenek oldu. Doktora gitmeyi, zorunlu olmadığı durumlar haricinde pek tercih eden birisi değilim. Seçeneklerin arasında en popüler seçeneklerden biri olan fitness ise benim için pek mantıklı bir seçenek değildi. Bunun sebebi, üniversite yıllarında hatırı sayılacak bir süre boyunca yapmış olmam, belirli bir fiziğe ulaşmış olmam ama sonrasında yaşadığım bir omuz probleminden dolayı, yüksek ağırlıklar altına girmememin gerektiğiydi. Seçeneklerin arasında dört duvar arasında kalabileceğim ve oturarak bir şeyleri yapabileceğim nadir seçeneklerden biri olan bu seçenek, elenmesi gerekiyordu. Tabii ki fizyoterapi denen tedavi fikrinden çok uzak olan ben, spor deyince pek çok kişinin aklına gelen, ama aklına gelmesi ile birlikte kalan koşu sporunu aklımdan geçirdim. Aklıma gelen şey bildiğimiz anlamıyla, oldukça basitçe, koşuydu. Bu alanın ilgilileri bilir ki, koşu tek başına çok geniş bir spor kategorisi olmak ile birlikte, kendi içerisinde hazırlık ve icrası konusunda pek çok farklılıklar barındıran alt dallara ayrılıyor. Ama benim aklıma gelen şey sadece koşuydu. Dışarı çıkıp koşmaktı. Çok özgür hissettirirdi herhalde, eğlenceli de olurdu, tabii koşabildikten sonra. Karar vermiştim.

Karar vermeniz, o eylemi karar verdiğiniz andan itibaren uygulamaya koyulacağınız anlamına gelmiyor elbette. Karar vermek bir eylem, o eylemi eylemek ise farklı bir eylem diyebiliriz. Ben de önce karar verdim, sonra da bir süre -hatırlamıyorum- karar vermiş olmamla birlikte kaldım. Bahanelerimden arındıktan sonra ve bahanelerimin bitmeyecek olmasına ikna olduktan sonra, bir çift koşu ayakkabısı, koşu şortu ve koşu kıyafeti sipariş verdim. Mümkün olduğunca ucuz olmalarına dikkat ettim, keza yapamazsam bir daha kullanamayacak olmak daha fazla canımı acıtacaktı. Birazcık araştırma yaptım, “Nasıl koşulur?” diye. Karşıma pek çok içerik çıkmıştı. Koşuya yeni başlayanların yapmaması gereken 10 şey, yapmaları gereken 5 şey ve benzerleri. Planlamaya oldukça özen gösteren ve doğru bir planın oldukça elzem olduğuna inanan ben, planımı hazırlamıştım. 1 dakika koşacağım, 2 dakika yürüyeceğim. Bunu 30dk yapacağım. Dışarıya kıyafetlerimi giyip adımımı attığım saati bile ayarlamıştım. Mümkün olduğunca insan sayısının az olduğu bir zaman dilimi seçip, yaşayacağım utancı minimuma indirme gayretindeydim. Akıllı saatimi -şu andakinden daha akıllı olan saatimi- başlattım ve koşmaya başladım.

Kaç pace koştuğum ile ilgili hiçbir fikrim yoktu. Açıkçası hızlandıkça düşen o ölçümü anlamamıştım bile. Bir an önce o bir dakikanın bitmesini arzuladım. Sonra iki dakika yürümeye başlamıştım ki neye uğradığımı şaşırdığım için afallamıştım. O yüzden o iki dakika o kadar hızlı geçmişti ki, ona eşlik edecek olan bir dakikanın, o iki dakikadan çok daha uzun olduğuna eminim ama ispat edemem. Tahmin edileceği üzere, üçüncü turdan sonra, artık bir dakika koşamıyordum, bir dakikanın altında bırakıp yürümeye dönüyor, bir süre sonra tamamen yürüyordum. Muhtemelen 15 ila 20. dakika arasında bir sürede bıraktım, arabaya yürüdüm ve eve döndüm.

Fiziksel Gerçekliğe Çarpış

Doğrusunu söylemek gerekir ise eve döndüğümde hissettiğim şeyler oldukça karışıktı. Afallamıştım. Planım kesinlikle tutmamıştı, planımı hatırlamamıştım bile. Eve döndüğümde hatırladığım şeyler, üzerime doğru esen rüzgar, sahilin kokusu, ciğerimdeki yanma hissi, bacaklarımın “Bu nereden çıktı?” edasındaki serzenişleriydi. Bir şey beni çok derinden sarsmıştı.

Dijital Yanılgı

Dijital dünyanın yarattığı düşük acılı ödül zincirinde ne kadar başarılı olursanız olun veya o dünyada sabahlara kadar çalışarak elde ettiklerinizi, bu dünyada, yani dünyanın kendisinde elde edemiyordunuz.

Çok çalışmanın ve acıya dayanıklı olmanın, bizi istediğimiz şeylere daha erken ulaştırmasına yol açması, bu yöntemin meşruluğunu sunuyordu bana. Hemen hemen hayatlarımızın her bir köşesi, bu ve buna benzer dinamikler ile örülü. Eğitim sistemimiz, ailemiz, çevremizdeki arkadaşlarımız, motivasyon konuşmacıları ve sesini size kadar ulaştırabilecek olan hemen her şey bunu doğru olarak kabul ediyor, bunu bir metot olarak kabul ediyordu.

Bu metoda göre, planımı titizlikle yapmıştım, ucuz ekipman ile bu spora başlayarak maliyet optimizasyonumu da sağlayıp, mühendis edası ile hazırladığım planımı işletmeye başlattığımda, alışmış olduğum cevabı alamadım. Normalde böyle olmuyordu. Planınızı yaparsınız, mimarinizi çizersiniz, altyapıyı hazırlarsınız ve ürettiğiniz çıktıyı test ettiğinizde tabii ki ilk seferinde kusursuz çalışmazdı ama en azından tolere edilebilir bir sapma oranında doğruluk ile size karşılığını verirdi. Vermezse bile akşam mesai yapıp veya yarın çok daha tempolu çalışıp istediğiniz seviyeye getirebilirdiniz. Ben ise bırak ertesi gün koşmayı, acaba yarın kalktığımda yürüyebilecek miyim diye kendimi sorguluyordum. Bana kalırsa, sigara içtiğim için koşmak bu kadar zor gelmişti bana. Evet o zamanlar sigara tüketiyordum ve hatta bir süre sigara içerek koşabileceğim bir düzen yaratmaya çalışıyordum kendime.

Kendime ait bir karakteristik özellik tanımlayacak olsam, bunlardan bir tanesi, yüzüme esen rüzgarın yönü, sıcaklığı veya şiddeti değiştiğinde bunu fark etmemezlik yapamıyor oluşum olurdu. Bu başıma gelen deneyim, bambaşka bir şeydi, ve bunu keşfetmek istiyordum. Bunu keşfetmek istememin sebebi sadece keşif merakı da değildi üstelik, bu sanki köklerimle kurduğum bir bağın habercisiydi. Sanki bir yerden tanıdıktı ve sanki doğru olan buydu gibi. Nedenini o an kesinlikle anlayamazdım ki öyle de oldu. Tabii ki bir dayanıklılık sporunda deneyimlendikçe ve kendinize dair gözlem yapmaya başladığınızda Homo sapiens’in 100 yıllık masa başı tarihinden çok daha eskilere uzanan geçmişinde, o tanıdık diye ifade ettiğim hissi açıklayan geçmişi yatıyordu.

Arkaik His

Beni ikinci, üçüncü kez ve sonrasında defalarca sokağa çıkaran şey işte bu arkaik his ve merak duygusuydu. Başlangıçta zor gelen bu doğamdan uzak geçen yılların tozlu rafları, esnememiş ve kuvvetsiz bacakları, zamanın vücudumuza en uygun hızda aktığı ritme adapte olabildiğini gördükçe, o arkaik his yerini gerçekliğe bırakmaya ve beni geliştirmeye başlıyordu. Koştukça kendimi daha çok tanımaya, hayatta yaşadığım problemlere verdiğim tepkilerin doğal olan için ne kadar önemsiz olduğunu anlamaya, gelişimin ve zamanın olması gerektiği hızı konusunda öğrenmeye, şaşırmaya ve öğrendikçe tekrardan şaşırmaya devam ettim.

İlham

Murakami “Koşmasaydım Yazamazdım” diyerek, koşuyu bir araç olarak gördü. Yazmak, insanın kendi iç dünyasını ifade ediş şekillerinden biri. (Neden Yazıyorum ?) Koşmak ise kimileri için öyle.

Bu yazıyı yazarkenki tarihte Kapadokya’nın engebeli şartlarında 38km koşabilen, Kaçkar Dağları’nın çetin şartları ile yüzleşen, ülkesinde ve yurt dışında birkaç yarışa katılmış seviyeye gelen ben hala aynı amaç ile koşuyorum. Gerçek ve esas olan biyolojik sınırlarımı keşfetmek, verdiğim yüke, besine ve uykuya vücudumun vermiş olduğu tepkiyi gözlemlemek ve modern dünyanın maskesinin altındaki huzuru yakalamak için koşuyorum. Çünkü kurulan bu düzen hassas ve kırılgan, doğamızdan uzak. Başlangıçta kabul etmesi zor, ama gerçek bu.

Koşmadan önce de yazıyordum, fakat koşu ne yazdığımı veya neye inandığımı işte tam da bu şekilde, kökünden değiştirdi.